Kaliteyi yönetmek zordur. Nitelikli projeler üretmek daha da zordur. Merhameti, adaleti, fakirin ve mağdurun hakkını siyasetin merkezine yerleştirmek ise sözle değil, ancak ahlaki sorumluluk ve güçlü kurumlarla mümkün olabilir. Günümüz siyasetinde asıl tartışılması gereken meselelerden biri de budur: Siyaset, kamuya hizmet etmenin bir aracı mı olacak, yoksa kişisel menfaatlerin ve dar ilişki ağlarının korunduğu bir alana mı dönüşecektir?
Türkiye son yıllarda büyük altyapı yatırımlarından savunma sanayisine, ulaşımdan enerjiye kadar birçok alanda önemli projeler gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yönetim anlayışını destekliyorum. Cumhurbaşkanımızın, bu dönemi güçlü liderlik, yoğun çalışma temposu ve Türkiye'nin uluslararası etkinliğini artırma çabası ile son 25 yılda ortaya konulan kalkınma hamlelerini gururla takip etmekteyim...
Buna karşılık aynı siyasi yapı içerisinde veya onun çevresinde ortaya çıkabilecek kişisel menfaat ilişkileri, liyakat sorunları ya da usulsüzlük iddiaları, yalnızca ilgili kişilere değil, temsil ettikleri kurumlara ve siyasetin bütününe zarar verme potansiyeline sahiptir.
Bugün Türkiye'nin gündemindeki fon krizi bu nedenle yalnızca finansal bir hadise olarak görülmemelidir. Yetkili makamların açıkladığı verilere göre yüzü aşkın yatırım fonunu ve 455 binden fazla bireysel yatırımcıyı ilgilendiren büyük bir tasfiye ve soruşturma süreci yaşanmaktadır. Soruşturmalar; sermaye piyasası işlemleri, piyasa manipülasyonu iddiaları, para hareketleri ve bazı fonların yapıları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu aşamada suçluluğu mahkemeler belirleyecektir; ancak ortaya çıkan tablonun finans piyasalarındaki denetim, şeffaflık ve etik sorumluluk konusunda ciddi sorular doğurduğu açıktır.
Fon piyasaları güven üzerine kuruludur. Bir yatırımcı parasını bir yatırım fonuna yatırırken yalnızca yüksek getiri beklentisi satın almaz; aynı zamanda hukuk düzenine, denetleyici kurumlara, fon yöneticilerine ve piyasanın dürüst işleyeceğine güvenmiş olur. Bu nedenle finans sisteminde meydana gelen ahlaki bir aşınmanın maliyeti rakamlarla sınırlı değildir. Kaybolan şey aynı zamanda güvendir.
Güven kaybının ekonomik sonuçları da önemlidir. Fonların ödeme taleplerini karşılamakta zorlanması ve piyasalardaki satış baskısı üzerine kamu otoriteleri likiditeyi destekleyici tedbirler almak zorunda kalmıştır. Yaşanan gelişmeler Borsa İstanbul'u etkilerken yatırımcı güveni konusunda da yeni tartışmalara yol açmıştır. Bununla birlikte mevcut verilerden doğrudan “Türkiye ekonomisi tepetaklak olacaktır” sonucu çıkarmak doğru değildir. Daha isabetli olan, krizin kötü yönetilmesi veya benzer sorunların tekrarlanması hâlinde sermaye piyasalarına duyulan güvenin, yerli yatırımcının davranışlarının ve yabancı sermayenin Türkiye'ye yönelik risk algısının olumsuz etkilenebileceğini söylemektir.
Burada karşımıza ekonomik krizden daha derin bir kavram çıkmaktadır:
Ahlaki savrulma.
Ahlaki savrulma, insanın kamu görevi ile kişisel çıkar arasındaki sınırı kaybetmesiyle başlar. Makamın hizmet değil imtiyaz, siyasetin sorumluluk değil servet biriktirme aracı, tanışıklığın dayanışma değil ayrıcalık sağlama yöntemi olarak görülmesi bu savrulmanın belirtileridir. Liyakatin yerine yakınlık, üretmenin yerine görünürlük, kamusal sorumluluğun yerine kişisel kazanç geçtiğinde yalnızca kurumların kalitesi düşmez; toplumun adalet duygusu da aşınır.
Bu nedenle mesele iktidar-muhalefet ayrımının ötesinde ele alınmalıdır.
Belediyeler, bakanlıklar, kamu kuruluşları, siyasi partiler veya sermaye piyasaları hakkında ortaya atılan yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları hangi siyasi çevreyi ilgilendirirse ilgilendirsin aynı hukuk ve ahlak ölçüsüne tabi tutulmalıdır. Bir siyasi görüşün mensubu için suç kabul edilen davranış, başka bir siyasi görüşün mensubu tarafından gerçekleştirildiğinde meşrulaştırılamaz. Aksi hâlde hukuk, ahlakın değil tarafgirliğin aracına dönüşür.
Fon soruşturması konusunda iktidar kanadından yapılan açıklamalarda da sorumluluğu bulunanların araştırılacağı ve usulsüzlük tespit edilmesi hâlinde hukuki sürecin işletileceği ifade edilmiştir. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, iddiaların araştırılacağını ve yanlış yapanların hukuk önünde hesap vereceğini açıklamıştır. Bu yaklaşımın gerçek değeri ise soruşturmaların kişilerden ve siyasi konumlardan bağımsız, şeffaf ve hukuka uygun biçimde sonuçlandırılmasıyla ortaya çıkacaktır.
Çünkü bir siyasi hareket açısından en büyük tehlikelerden biri, rakiplerinin eleştirileri kadar kendi bünyesinde gelişebilecek ahlaki rehavettir. Uzun süre iktidarda bulunmak; bürokraside, yerel yönetimlerde ve siyasette bazı kişilerin makamları kalıcı mülkleri gibi algılamasına yol açabilecek riskleri beraberinde getirir. Buna karşı verilecek mücadele daha fazla sadakat talebiyle değil; daha fazla liyakat, hesap verebilirlik, denetim ve hukukla yürütülmelidir.
Bir ülkenin kalkınmışlığı yalnızca yollarıyla, köprüleriyle, havaalanlarıyla, fabrikalarıyla veya millî geliriyle ölçülemez. Gerçek kalkınmanın bir başka ölçüsü de kamu görevlisinin yetimin hakkını kendi hakkından üstün tutabilmesi, yöneticinin kendisine emanet edilen kaynağı kutsal bir sorumluluk olarak görmesi ve siyasetin fakirin, mağdurun ve hakkı yenilenin yanında durabilmesidir.
Merhametin olmadığı kalkınma eksiktir.
Adaletin olmadığı zenginleşme tehlikelidir.
Liyakatin olmadığı yönetim sürdürülebilir değildir.
Ahlakın olmadığı siyaset ise zaman içerisinde kendi meşruiyet zeminini aşındırır.
Fon krizi bu nedenle yalnızca birkaç şirketin, yatırım fonunun veya piyasa aktörünün meselesi değildir. Bu olay Türkiye için finansal sistemin denetlenmesi kadar siyasi ve toplumsal ahlakın yeniden tartışılması gereken bir uyarı olarak görülmelidir.
Devletin görevi yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra cezalandırmak değil, suçu ve çıkar çatışmasını doğurabilecek mekanizmaları önceden engelleyecek kurumları kurmaktır. Siyasetin görevi ise yanlış yapan kişiyi siyasi kimliğine göre korumak değil, hukukun önüne çıkmasını sağlamaktır.
Türkiye'nin geleceğini belirleyecek temel meselelerden biri tam da burada yatmaktadır: Büyük projeler yapmak kadar ahlaklı kurumlar kurmak, ekonomik büyümeyi sağlamak kadar güveni korumak, güçlü devlet olmak kadar adil devlet olmak.
Çünkü devletin gerçek gücü, yalnızca sahip olduğu ekonomik veya askerî kapasiteden değil; vatandaşın “Hakkım yenildiğinde devlet benim yanımdadır” diyebilmesinden kaynaklanır.
Fon krizinden çıkarılması gereken en önemli ders de budur: Sermaye kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir; fakat adalet ve güven kaybedildiğinde onları yeniden inşa etmek çok daha zordur.








Yorum Yazın